Sosyal Bilimlerde Yöntem Seçimi

Sosyal bilimlerde yöntem üzerine süregelen tartışmaların odak noktalarından biriside yöntemdir. Temel olarak iki yöntem bulunmaktadır.  Bunlardan birincisi kantitatif yöntemler olarak bilinen, İstatistik ekonometri ve benzeri matematiksel metotların kullanıldığı sayı ile ölçülebilen yöntemler iken diğeri kalitatif yöntemler olarak bilinen vaka analizi, birebir görüşme sayılabilir. Her iki yönteminde kendine göre bazı güçlü ve zayıf yanları vardır. Örneğin kantitatif yöntemler her ilişkiyi sayısallaştırarak sosyal ilişkilerin bir çoğunu göz ardına atarken, kalitatif yöntemler olayların sosyal yanlarına daha çok değinmekte ve sonuçları görüşülen kişiye ve/veya yapılan vaka çalışmasına göre manipüle edilebilmektedir. Yapılacak analizin niteliğine göre yöntem seçmek bir çok sosyal bilimler uzmanını zorluğa sokmaktadır. Son yıllarda ABD ve Avrupa ekolleri arasında bu yöntemler konusunda üstü kapalı bir gerilim oluşmaktadır. Özellikle Avrupa ekolleri daha çok kalitatif yöntemler üzerine eğilirken ABD ekolü gelişmiş metrik yöntemleri kullanan kantitatif araştırmalara ağırlık vermektedir. Bu sonuçlara nasıl ve nerden vardığım konusunda sizleri şöyle bilgilendirebilirim. SSCI Soyal bilimle dizin endeksi adı altında 1857 adet uluslarası akademik dergiyi kapsayan bir sistemdir. Üniversitelerin başarı ölçüm yöntemlerinden bir taneside yaptıkları uluslararası yayın sayısıdır. Bu dergilere genellikle üniversite kütüphanelerindeki bilgisayarlardan ulaşabilirsiniz. Bu noktada  ilgi alanım olsun olmasın 40'dan fazla derginin son sayısına girerek son sayılarındaki yazıların özetlerini, kullandıkları yöntemleri ve yazarların orijinini inceledim. Ayrıca bu dergileri seçerken alanında en iyi kabul edilen dergileri tercih ettim. Bir ara bilgi olarak belirteyimk konu eğer fen bilimleri olsaydı SCI da 6496 adet dergiye ulaşılabilecektiki  buda süregelen sosyal bilimler SSCI ve fen bilimleri SCI arasında yayın zorlukları tartışmalarının göbeğindeki bir konuyu içerecektiki. Konumuzdan uzaklaşmadan sonuçlara geri dönecek olursak, sosyal bilimlerde yayın yapmanın zor olduğuna ve kullanılacak yöntem konusunda Avrupa ve ABD arasında farklı anlayış olduğuna kanaat getirebiliriz.

Şahsi tecrübem ve etrafımdaki hoca arkadaşların tecrübelerine dayanarak özellikle sosyal bilimler alanında ülkemizde kantitatif çalışmaların daha çok prestij sahibi olduğunu da belirtmek istiyorum. Kantitatif yöntemler daha öncede belirttiğim gibi sayı ile ölçülebilen verilere dayanmakta ve ilişkilerin sosyal yönünü göz ardı etmekteydi. Ancak yöntem uzmanlarının değerlendirmesi ışığında kantitatif yöntemler kalitatif yöntemlere göre daha az manipülasyon içermekteydi ve bu anlamda güvenilirliği daha fazlaydı. Gerçekten böylemi acaba? Burdan konunun uzmanlarına soralım kalitatif yöntemlerden bir tanesi olan ekonometri size istediğiniz şekilde ilerletebileceğiniz ve istediğiniz sonuçlara varabileceğiniz testleri sunmuyormu? Modern zaman serisi analizleri geçmiş değerlerden yola çıkarak geleceği değerlendirmiyormu? Geçmiş geleceğin aynısıdır, tarih kendini yineler gibi bir varsayım ile hareket etmiyormu? İstatistik ortalama örneklemden çoğaltma sonuçları kapsamıyormu? Sapmalar olduğu zaman ölçüm yönteminin güvenilirliği tartışılmıyor, standart sapma veya ekonometrik hata diye anılmıyormu.  İşte tüm bunları üst üste koyduğunuzda kantitatif yöntemlerinde kalitatif yöntemler kadar aldatıcı sonuçlar içerdiğini görebilirsiniz.

Sonuç olarak yöntem seçiminde bir avantajla birlikte birde dezavantaj kazanırsınız. Yapacağınız çalışmanın araştırdığı soruların cevabına göre yöntem seçmek en rasyonel araştırma şekli olacaktır.

Philips Sorunsalı

İşsizlik ve Philips eğrisi başlıklı yazıma ilgi beklediğimden fazla oldu. İnanın farklı alanda, farklı yönlerde çok değerli görüşlere rastladım. Bunlardan özellikle iki tanesini sizlere tavsiye ederim.  Selçuk beyin ekonometri temelli eleştirisine buradan, Ekonomiturk sitesinin ekonomi temelli eleştirisinede burdan ulaşabilirsiniz. Her iki yazıda farklı açılardan bakarak böyle hipotetik bir ilişkinin olmadığını veya en azından bu ilişkinin benim yazımdaki kadar statik bir anlam taşımadığını belirtmişler. Bu tip ekonomi analizleri yaparken karşılaşmayı en beğendiğim konu farklı görüşlerin ve düşüncelerin varlığıdır. Böylece kendi düşünce sisteminizi sorgulama ve daha ileri bir mantık ile düşünme şansına sahip olursunuz. Bu noktada es geçilmemesi gereken temel bazı noktalarda var. Bunlardan birincisi geçmiş düşüncelerin, teorik ve pratik çalışmaların yapıldıkları dönemler içinde geçerli olduğu. İkincisi kullanılan yöntemin, gerçekleştirdiğiniz analizdeki tek yöntem olmayacağı. Son olarak aynı olaylar karşısında farklı bir bakış açılarının olabileceği. Bu yazım kesnilikle bir cevap biçiminde değildir. Bu anlamda değerlendirirsek, yaptığım her analizde en basit yöntemde bile ilk önce bilime sonrada bilimin makası matematiğe güvenmekteyim. İşsizlik ve Philips eğrisi çalışmam kesinlikle ekonometrik bir çalışma değidir. Zira ekometrik çalışmalarda en azından bu nitelikteki bir çalışmada modern zaman serisi analizi gerçeklştirmek fonksiyonu tahmin etmek için kuadratik bir modelleme kullanmak gerekecektir. Yapacağınız en ufak hatada atladığınız her testte sonuçların güvenilirliği değişecektir. Yazım dikkatli okunacak olursa Philips eğrisi'nin doğruluğunu ve yanlışlığını tartışmayacağımı özellikle belirtmiştim. Bu yüzden bu anlamdaki eleştirilere bir cevap yazmakda istemiyorum. Ancak genede üstünde binlerce makale yazılmış bir konuda kat-i bir tutumla bu yanlıştır, böyle bir ilişki yoktur diyebilmek cesaretten çok bilimi reddetme sınırlarına girmektedir.

Yapılan analizde basit bir matematiksel yöntem kullanılmıştır. Bir teorinin doğruluğu kabul edilmiş ve bu anlamda grafik yardımıyla ve korelasyon katsayısına bakarak bir ilişkinin olduğuna değinilmiştir. Bu ilişkinin bir anlam taşıyıp taşımadığı konusunda Pihlips Eğrisinin doğrulu kabul edilmiştir. Elbetteki anlamsız veriler arasında bile korelasyon bulunabilir. Ancak Philips Eğrisinin önerdiği ters ilişkinin varlığına rastlanmıştır. Tabi çok sevdiğim ekonomi bilimi görüşler kadar karşıt görüyleride meşhurdur. Bu noktada beni eleştiren yazarlardan ricam işsizlik ve enflasyon konusunda Türkiye gerçeğini kendi bahsettikleri Rasyonel beklentiler teorisi veya farklı teoriler çerçevesinde açıklamaları.  Ancak bunu yaparken kullandıkları yöntem ve veriler konusundada bizleride bilgilendirmelerini rica edeceğim. Böylce bahsi geçen olayı çok daha iyi açıklayan modeller konusunda bende fikir sahibi olacağım.

Ceteris Paribus Ekonomisi

İktisatçıların hepsinin aşina olduğu bir kavram hakkında bazı detaylardan bahsetmek isitiyorum. Yalın bir ifadeyle Ceteris Paribus şartları eşitlemek veya şartları sabitlemek anlamına gelmektedir. Örneğin bir malın fiyatını belirleyen 3 temel faktör olduğu varsayalım. Bu faktörlerde şunlar olsun: 1 - Malın tipi 2 -Halkın Gelir Seviyesi 3 - Mal Üzerindeki Vergi. Şimdi iktisatçılar halkın gelir seviyesindeki bir değişikliğin bu malın fiyatına olan etkisini tespit etmek için malın tipi ve mal üzerindeki vergi faktörlerini sabitlerler. Ceteris Paribus kavramını iktisat teorisine kazandıran o değerli bilim adamınada teşekkür ederler. Teorik tartışmalarda şartlar sınırsız olduğunda Ceteris Paribus bir can yeleği veya söylenildiği anda tüm herkesi susturan sihirli bir terim gibidir. Hatta iktisatın Abra Kadabrasıdır. Ancak bir o kadarda içi boş ve zavallı bir terimdir.

Yorum : Bu yazıdan sonra teorik iktisatçıların hepsi bana düşman kesilebilir. Ancak pratikte Ceteris Paribus diye bir olay yoktur. Şartların hepsi aynı anda değişkendir. Hatta yeni şartlar konuya her an müdahil olabilir. İktisat derslerini yüksek notlarla bile geçseniz piyasadaki şartların değişkenliği, bildiğiniz Ceteris Paribuslu iktisat kuramları ile başınızın dönmesine sebep olacaktır. Bu konuya verebileceğim en iyi canlı örnek Amerikadan. Son bir kaç yıldır Harvard üniversitesi işletme bölümü yeni mezunlarının iş performanslarında büyük düşüşler olduğu gözlemlenmekteymiş. Sebebini araştırdıklarında yeni mezunların işlerinde, derslerinde çalıştıkları case studyleri (vaka çalışması)  bulamadıklarından kaynaklandığı tespit edilmiş. Eğitim hayatları boyunca case study  tipinde derslerle iş hayatına atılmaya hazırlanan Harvard mezunları malesef teori ve pratik arasındaki derin uçurumun bir köşesine takılmış durumdalar. Bizim gibi gelişen dünya ülkelerinde sorun dahada vahim. Hem lokal hemde global değişkenler söz konusu oluyorki, global düşün yerel davran gibi bizler için yaratılmış yeni atasözleri bile oluşmakta . Heyecanla dinlediğim İktisat derslerinin teoriden pratiğe geçtiğini görmek için bir çok makale okumama rağmen gördüğüm en önemli şey hepsinin malesef teorik kaldığı. Bu şartlar altında Ceteris Paribus :) biz iktisatçılar için söylendiğine şahit olduğum bir espiri ile bu yazımı noktalıyorum.

"İktisatçı dün söylediğinin, bugün neden olmadığını, yarın anlatan insandır"

Sonraki yazılar »